Barış Ünlü’nün Tuğçe Tatari ile T24’te yaptığı söyleşide, meşhur “Türklük Sözleşmesi” tezinden geri adım attığı iddiası üzerine yoğun bir tartışma yürütülüyor. Bu vesileyle bir kez daha görülüyor ki sınıf analizini dışarıda bırakan her teori, başlangıçta ne kadar parlak ve açıklayıcı görünürse görünsün, er ya da geç kendi sınırlarına çarpıyor. “Türklük Sözleşmesi”nin sorunu, Kürtlerin inkârını ve Türk çoğunluğun bu düzenden sağladığı maddi, simgesel ve siyasal ayrıcalıkları görünür kılmaya çalışması değildir. Sorun, bütün bunları zaman zaman sınıflar üstü, neredeyse bütün Türkleri aynı ölçüde kapsayan ahlaki-psikolojik bir mutabakat biçiminde sunmasıdır. Böyle yapıldığında devlet, sermaye birikimi, toprak düzeni, emek rejimleri, bölgesel eşitsizlikler ve egemen sınıf blokları arasındaki ilişkiler geri plana düşebilir. “Sözleşme” metaforu, tarihsel olarak zor, mülksüzleştirme ve sınıfsal çıkarlarla kurulmuş bir tahakküm düzenini, sanki bireylerin sessizce imzaladığı kültürel bir anlaşmaymış gibi gösterebilir. Fakat kavramın kendisine yönelik tartışmaları şimdilik bir kenara bırakarak başka bir soru soralım.
Diyelim ki Barış Ünlü yahut başka herhangi bir akademisyen, araştırmacı veya entelektüel “Türklük Sözleşmesi” kavramını ya da buna benzer bir kavramı hiç kullanmamış olsaydı; bir sosyalist olarak geriye dönüp baktığımızda Kürdistan’daki sömürgecilik düşüncesi çürümüş mü olacaktı? Lenin’in ulusal sorun, ezen ulus–ezilen ulus ayrımı ve ulusların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin tezlerinden hareketle geliştirilen çözümlemeler; Hikmet Kıvılcımlı’nın Yol – İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark) metninde ortaya koyduğu görüşler; İsmail Beşikçi’nin ve Kürt sosyalist hareketinin sonraki teorik birikimi hükümsüz mü kalacaktı?
Elbette hayır. Çünkü burada birbirinden ayrılması gereken üç düzey vardır: Kürdistan üzerindeki egemenliğin tarihsel ve maddi niteliği; bu egemenliği açıklamak üzere geliştirilen kuramsal yaklaşımlar; belirli bir yazarın bu yaklaşımlardan birine verdiği ad. “Türklük Sözleşmesi” üçüncü düzeye aittir. Kavramın açıklayıcılığı tartışılabilir, sınırları ve eksiklikleri gösterilebilir, hatta kavramı ortaya atan kişi ondan bütünüyle vazgeçebilir. Bunların hiçbiri, Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesine ilişkin tarihsel olguları ve bu olgulardan hareketle geliştirilmiş sosyalist çözümlemeleri kendiliğinden geçersiz kılmaz.
Lenin’in ulusal sorun ve ezen ulus milliyetçiliği üzerine geliştirdiği yaklaşım; Komintern tartışmaları; Kıvılcımlı’nın 1930’larda kaleme aldığı çözümlemeler; daha sonra İsmail Beşikçi’nin Kürdistan’ı “uluslararası sömürge” olarak kavramsallaştırması ve Kürt sosyalist hareketinin kendi teorik üretimi, birbirinden farklı dönemlere ve siyasal geleneklere ait olmakla birlikte aynı maddi tarihin çeşitli cephelerini anlamaya çalışır.
Toprağın askerî zorla denetlenmesi, yerel egemenlerle kurulan ittifaklar, isyanların bastırılması, zorunlu iskân ve yerinden etme, dilin ve kültürün yasaklanması, bölgesel eşitsizliklerin yeniden üretilmesi, doğal kaynakların merkez lehine kullanılması, olağanüstü hukuk ve sürekli güvenlik rejimi gibi olgular Ünlü’nün kavramından önce de vardı; o kavram terk edildiğinde de ortadan kalkmayacaktır.
Asıl mesele şudur: Bir toplumsal ilişki, ona verilmiş belirli bir adla birlikte doğmadığı gibi, o adın yetersizliğiyle de sona ermez. Kavramlar tarihsel gerçekliğin sahibi değil, onu açıklamak üzere kullandığımız araçlardır. Bir kavram eleştirilebilir, düzeltilebilir, aşılabilir veya terk edilebilir. Fakat kavramın başına gelenlerle açıklamaya çalıştığı tarihsel ilişkinin başına gelenleri birbirine karıştırmamak gerekir.
Bu nedenle Ünlü’nün söyleşide gerçekten geri adım atmış olması hâlinde dahi bundan çıkacak sonuç, Kürdistan’daki sömürgecilik tezinin çöktüğü değil, “Türklük Sözleşmesi”nin bu tarihsel gerçekliği açıklamak için ne ölçüde yeterli olduğunun yeniden tartışılmasıdır. Bir akademisyenin kendi kavramından uzaklaşması, tarihin de onunla birlikte geri çekildiği anlamına gelmez. Araç kırıldığında ya onarılır ya da yerine daha iyisi konur; üzerinde çalıştığımız maddi ilişki ise yerinde durur.
Hatta tartışmayı tersinden kurmak daha doğru olacaktır: Barış Ünlü “Türklük Sözleşmesi”ni hiç yazmamış olsaydı, sosyalistler yine Kürdistan’daki ulusal tahakkümü; Lenin’in ezen ulus–ezilen ulus ayrımı, Kıvılcımlı’nın Şark meselesine ilişkin çözümlemeleri, sömürgecilik ve eşitsiz gelişme kuramları üzerinden tartışmak zorunda kalacaklardı. Dolayısıyla bir kavramın veya onu geliştiren kişinin akıbetinden hareketle koca bir tarihsel ve teorik birikim hakkında hüküm vermek, kavramla olguyu, müellifle tarihsel gerçekliği birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir.