Son günlerde Velvele’de yayımlanan bazı içeriklerin etrafında çok fazla eleştiri ve tartışma dönüyor. Bence bu tartışmalar, her meselenin taraftarlık gibi yürüdüğü bir toplumda, sağlıklı bir refleks ve kazanım olarak görülmesi gereken şeyler. Aynı fikirde olmamak, olaylara farklı pencerelerden bakmak, bazen hoşumuza gitmeyen şeyleri okumak ya da duymak uzun vadede hepimizin faydalandığı, güncellendiği zeminler yaratır. Dolayısıyla böyle zamanlarda savunmaya geçmek değil, okuyup idrak etmek tercih ettiğim yöntem oluyor. Fakat bir konuda sessizliğimi bozma kararı aldım.
“Kadın düşmanlığı” adı altında, kolektif olarak yürütülen bir mecraya emek veren herkesin yaftalanmasını ve itibarsızlaştırılmasını; yanı sıra bu tartışmalarda kadınların varlığının yok sayılmasını kabul edilir bulmuyorum. Bir konuyu tartışmaya açmak, hemen nefret söylemi ya da ahlakçılık kavramlarının altına sıkıştırılıp bir etikete, daha da fenası bir suçlamaya dönüşmemeli. Bir süredir yaşanan bu.
Velvele’ye dört yıldır emek veriyorum; bunun son iki senesinde ise aktif yürütücülerden birisi hâline geldim. Neredeyse 15 senedir feminist mücadelenin aktif bir öznesiyim. Toplumsal cinsiyet mezunuyum. Nöroçeşitlilik aktivistiyim. Susma Bitsin’de yaklaşık üç yıl yürütücü üye olarak yer aldım. Daha önce ise 7 yıl emek verdiğim başka bir kurumu, fail patronu yüzünden ifşa edenlerden biriyim.
Yani aktivizm alanında deneyim, birikim ve duruş sahibi bir insan olduğumu, kendimden emin bir biçimde söyleyebilmemi mümkün kılan deneyimlerden geliyorum. Fakat tartışmaların bir bölümü; benim ve başka bir dolu feminist kadının ve non-binary’nin tamamen yok sayıldığı bir anlatıya evriliyor; Velvele’ye editör, yazar, şair, öykücü, çevirmen, grafiker ve podcast’çi olarak emek veren, tartışmalar yürüten, bir literatür oluşturmaya çabalayanların katkılarını görünmezleştiriyor, öznelliğimizi -ve özneliğimizi- yok sayan bir yere sürükleniyor.
Elbette “hata yapmayız, yanılmayız, eleştirilemeyiz” demeye çalışmıyorum. Fakat bence seks işçiliği, ‘male gaze’ gibi başlıklar zaten sadece feministlerce tartışılması gereken konular. Bu meseleler kuir bir mecrada, feminist kadınlar tarafından -yazı formatında- tartışılırken; bu kadınlar bu tartışmada birer özne olarak yokmuş, bu kurumda yürütücü kadınlar yokmuş, bu konulardan herhangi biri hakkında konuşan herkes erkoymuş ya da daha fenası, bu yazılar bir erkek tarafından yazılmış ya da yazdırılmış gibi verilen tepkileri gerçekten kabul edilir bulmuyorum. Böylesi bir iddia ya da suçlamanın, basit bir eleştiri değil; bu tartışmalara katkı sunan kadınların politik öznelliğini yok sayan ve konuyu depolitize eden bir yaklaşım olduğu kanısındayım.
Bu tartışmalarda bazı feministlerce bazı feministlere yöneltilen sessizlik talebi, bizi mevcut koşullara yeniden sıkıştırıp ana akım erkek anlatısını yegâne anlatı hâline getirmez mi? Nitekim, beni bu yazıyı yazmaya iten, Haziran Düzkan’ın attığı tweetleri içeren postun aldığı tepkiler oldu.
Özellikle Jasmine dizisiyle ilgili tartışmalardan çok rahatsızım. (Nitekim birkaç dikkatli Velvele okuru da bu konuda yalnız olmadığımı mesajlarıyla hatırlattı.) Diziyi izlemek bu rahatsızlığımı daha da arttırdı. Sansürle mücadele kisvesi altında, bu yıl içerisinde birden fazla kişi tarafından ifşa edilmiş bir erkeğin senaryosunu yazıp yönettiği, kişisel ıslak rüyalarının tezahürü olan bir işin arkasında durma dayatmasına itirazım var.
Yakın zamanda Barda isimli şiddet pornosunun yeni versiyonunu da kaleme alan; failliği duyulmuş, bunu da ürün olarak satan bir erkeğin gemisine rüzgâr olmamak için, tam da bu eleştirilerin yapılması; yarattığı işin niteliği ve amacını da konuşmamız gerekiyor. Bazı erkek anlatıcıların neden belirli hikâyeleri anlatma arzusu içerisinde olduğu, bunlardan kişisel olarak neler kazandığı, böyle bir politik atmosferde bunu sürdürmelerinin dev bir “muhalefet çatısı” altında buluşmak zorunda kalan bizlere ne zarar verdiği, feminizm için gerekli bir tartışma. Bu kanalları açma çabasının, “Velvele’deki kadın düşmanlığının” kanıtı olarak kodlanması beni artık sadece tartışmaları takip eden bir göz olmaktan çıkmaya itti.
Şahsen, iktidara karşı yegâne pozisyonun muhalefetin liberal ve her şeyi meta olarak sunan paslı köşelerini tutmak olduğuna inanmıyorum. İki takımdan birini tutmanın ötesinde, iç içe geçmiş ve özneleri olarak da yeniden ürettiğimiz dinamikler var. Hiçbirimiz -ne ben ne Velvele’nin başka bir yazarı/editörü ne de bu yazıyı okuyan okuyucu- bunlardan azade değil(iz). Politik bir pusula olmadan ve onun ayarlarını sürekli kontrol etmeden, her birimiz bu sistemin bizden talep ettiklerini yeniden üretme riskiyle karşı karşıyayız.
Velvele’nin kesişimsel bir yayın politikası var. Kadınlar, kuirler, hayvanlar, nöroçeşitliler, Kürtler, işçiler, çocuklar, yoksullar, göçmenler/mülteciler, Türk, Müslüman ve/ya Sünni olmayanlar… pek çok farklı öznelik ve deneyim bu politikanın parçası. Fakat burası bireyleri dert ediyor olmanın yanı sıra, politik bir pozisyonu da olan bir yer. İdeolojik olarak ayrıldığımız ve buluştuğumuz yerler var ancak hepimizin ortaklaştığı nokta tartışmaların liberal değil, antikapitalist ve dekolonyal reflekslerle yürütülmesi gerekliliği. Bu inanç ise kendi görüşlerimizin tekrarıyla sınırlı değil; bireysel ya da kolektif fikirlerimizin eleştirisine de açığız ki tartışmalar birbirini desteklesin, çürütsün, üzerine eklensin.
Velvele siyonistlere, ırkçılara, kadın ve hayvan düşmanlarına, LGBTİ+fobiklere, her türlü nefret söylemine kapalı bir yapı. Fakat bunun dışında, yürütücüler olarak katılmadığımız ya da ortaklaşmadığımız şeylere de yer veriyoruz. Bu tür içerikler, Velvele’nin ve editörlerinin değil, yazarların görüşlerini yansıtıyor.
Yayın hayatımız boyunca, gerek katkı sunanların kişisel farklılıkları, gerek gündemler itibariyle yöntem, içerik ve yöneldiğimiz alanlarla ilgili bazı değişiklikler yaptık. Burası öğrettiğimiz değil, öğrendiğimiz bir alan. Dolayısıyla bir şeyleri dikte etmenin değil; deneme yanılma yöntemiyle keşfetmenin, dönüştürmenin, anlamanın ve kaydetmenin mümkün olmasını arzuladığımız bir alan. Yani amacımız “başarılı” olmaktan ziyade denemeye devam etmek, keşfetmek ve elbette içine sıkıştırıldığımız sistemlere direnerek çatlaklar yaratmak.
Her türlü ayrımcılık topluma, dolayısıyla da her birimize içkin şeyler. Kendim veya bir başkası “ayrımcı söylemler üretmiyor” demem; zaten kendimizi güncellemek sürekli gerçekleşmesi gereken bir şey. Fakat görüş ayrılıklarının birer etiket olarak üzerimize yapıştırıldığı bir ortamın toksikliği, “eleştirilebilirlik” ve “mücadele” sınırlarını aşıyor.
Hiçbir bireysel eylem “devrim” değildir. Bu benim görüşüm. Sosyal aktiviteler örgütlü mücadeleler değildir. Bu benim görüşüm. Feminist tartışmalar yürütmek kadın düşmanlığı değildir. Bu benim ve Velvele yazı işlerinin görüşü. Bugün elimizde olan kavramlar ve kazanımlar, politik mücadelelerin birbirleriyle yürüttüğü kavgaların neticesi. Bu da benim ve Velvele’nin görüşü. Yankı odaları yaratmak, bu tekrara aykırı tartışmalar açanları yaftalamak faşizmin üzerimize biraz daha çökmek için tam da talep ettiği şey.
Bu nedenle editörlerinden biri olarak temennim, Velvele’ye yönelik eleştirilerde benim, diğer kadınların ve non-binary’lerin varlığının görünmez kılınmaması ve Velvele’ye cinsiyet atanmaması. Eğer sağcı değilseniz ve dünyanın her köşesine sinen iki kutuplu siyasetten rahatsızsanız, üçüncü bir yol her zaman var. O yolun taşlarını döşeme çabamızın değersizleştirmemesi dileğiyle.