Bir değişimin eşiğindeyiz. Bugünlerde sıkça tekrarlandığı üzere, ‘’tüm mümkünlerin kıyısındayız.’’ Stabil olmayan gündemle birlikte, zaman zaman göğsümün kabardığını, zaman zaman yerin ayaklarımın altından kaydığını hissediyorum. Ya çok derinlerde ya da yükseklerde sanki aradığımız. Yeni adil düzen inşasını mümkün ve erişilebilir kılmak için ne yapmalıyız?
Örgütlenmek hayatidir. Bizi her gün hayatta tutan, bir sonraki güne hazırlayan, görüp göremediğimiz sayısız irili ufaklı örgütlenmedir. Yakın tarihte, en güçlü ve sürdürülebilir örgütlenme biçimleri büyük sermayeyi ayakta tutmak için tasarlandı. Başka türlüsüne izin verilmedi. Dünyayı omuzları üstünde yükseltenler güçlerini unuttu, ‘’süregelen en doğrusudur’’ yalanına tutundu. Oysa şimdilerde bu hikâye büyüsünü yitirdi. Bağlamlar parçalandı, altlarından sızan cerahat üstümüze bulandı. O sırada efendilerimiz saraylarında temiz kalmaya çalışıyordu.
Şimdi elimizde büyük bir soru var: Yüzyıllardır türlü şekilde bastırılıp, bugün olduğu gibi zaman zaman patlayan bu kiri topyekûn nasıl temizleriz?
Türkiye’de 19 Mart’tan beri süregelen demokrasi mücadelesi, çeşitli ifade yollarıyla zenginleşti. Sosyal medyadaki ‘’We are clean.’’ (Biz temiziz) akımı da bunlardan biriydi. Bizler, emeğiyle var olanlar, temiz olsak da ellerimizle büyüttüğümüz bu kiri temizlemekle de yükümlüyüz. Son pabuç darbesiyle patlayan bu damar, bir başkasının değil.
‘’Biz’’ diye hitap ettiğim kesim esasında sıradan insanlar; emeğini satarak var olanlar, proletarya, prekarya… iddia edilenin aksine ‘’azgın azınlık’’ değil, yılgın çoğunluk.
Türkiye’nin sert otoriter iklimine rağmen, kaybedecek pek de bir şeyi kalmayan yığınlar; geleceksiz kalan gençler sokaklara dökülmüş, dışarı çık(a)mayan ‘’clicktivizm’’ yapıyor. Çökmüş düzenin içinden yeni bir hayat var etmenin imkânını arayan yönsüz bireyler, ortak bir amacı olan topluluklara dönüşebilmenin özlemini çekiyor.
İnsani bağların günden güne zayıfladığı, algoritmaların bizlere az sayıda tanıdık ‘’temiz yüz’’ü dayattığı bu zamanlarda, bu kez büyük sermaye için değil, kendi yaşamlarımız için örgütlenmeyi öğrenmek durumundayız.

Türkiye’de baş gösteren mücadele, aynı zamanda küresel bir itirazın da bir parçası. Dünyanın pek çok yerinde; faşizme, mülksüzleştirmeye, işgalciliğe, vahşi kapitalizme (vahşi olmayanı var mı, bilmiyorum) karşı, insanlık onurunu korumak ve daha adil bir düzeni birlikte kurmak isteğiyle karşı duruluyor.
Kimi düşünürlere göre, küresel kapitalist sistemin son bulup ‘’tekno-feodalizm’’e dönüştüğü bu zor zamanlarda, insani bağları yeniden güçlendirmeyi; büyük sermayeyi sırtımızda daha da yükseltmek değil, kendi sıradan ve bir o kadar değerli yaşamlarımızı geri alabilmek için örgütlenmeyi öğrenemezsek, her başarısız özgürleşme girişimi gibi bu isyan da artan otoriterleşme, baskı ve şiddetle son bulacak.
Kendime soruyorum: ‘’Temiz yüzlü’’ bulduğumuz, beğendiğimiz influencer/ünlülerin story’lerini takip edip, onların isyanları veya suskunlukları üzerinden kendi siyasi varlığımızı kurmamız ne kadar sağlıklı? Zaten yüzyıllarca yokluk, yoksulluk, yorgunluk, sefalet içinde yaşayıp, tam içimizde ufak bir isyan, itiraz kıvılcımı yanacakken, önce televizyon, sonra bilgisayar ve telefon ekranlarında gördüğümüz o tanıdık, temiz yüzler vasıtasıyla kendimizi unutarak, onların zevk-ü sefasıyla oyalamadık mı?
Ünlülerin, popüler figürlerin temiz ve çekici dünyalarına, algoritmaların dipsiz kuyularından ulaşmaya çalıştık. Kuyuların diplerinin olmadığı gibi, tünellerin uçlarında ışık da yoktu. Artan gelir eşitsizliği, güvencesizlik, unutkanlık, duyarsızlık; azalan dikkat, derinlik, anlam, itiraz vardı.
İşte şimdi, tam da bugünlerde bir değişim ihtimali parıldayıverdi. Fikri, zihni; özgürlük, eşitlik, adalet arzusu, telefon ekranlarına sıkıştırılmış nice insanın hayati ihtiyacı dönüştürücü hareket alanlarına, örgütlenme bulvarlarına ulaşabilmek.
Elbette herkes, gücü yettiği kadar; buna bir itirazım yok. Fakat yalnızca evlerimizde oturduğumuz yerden, beğenmediğimiz sloganlara düzeltiler öneren; sevdiğimiz ünlülere isyan, haykırış buyuran mention’lar atan, direnişi söylem düzeyinde bırakan bir tutumun kalıcı maddi değişimleri mümkün kılmaya yetecek kolektif gücü örgütlemekte yetersiz kalacağı düşüncesindeyim.
Söylemi değiştirmek, şerbeti nabza göre ayarlamak kolaydır. Sözün fikre dönüşmesi, öze ulaşması ise zaman alır. Yoksul bırakılmış, sömürgeleştirilmiş, emeğinden başka satabilecek hiçbir şeyi olmayan halkların kardeşliğini hatırlaması; aralarındaki suni ırk, dil, din, cinsiyet duvarlarını aşındırması bana göre ancak uzun süreli ve ‘’gerçek’’ temaslarla mümkün olabilir.
Tekrar etmem gerekirse: sanalın gücünü azımsamıyorum. Örneğin, bu yazının birçok kişiye ulaşabilmesi de güçtür. Fakat eylemlerde sıkça attığımız sloganlarda vurgulandığı gibi; faşizme karşı durmak bazen omuz omuza, bazen bacak omuza gerçek temaslar gerektirir.
Takas pazarları, festivaller, söyleşiler, eylemler, atölyeler… Sokakta algoritma yok, shadow ban yok; göz göze bakmak, diğerini duymak var. Şimdilerde sıkça karşımıza çıktığı üzere, yapay zeka bize kişiselleştirilmiş eğitim, hizmet, ürün sunabilir ama kişiye özel devrim mümkün değildir. Yapay zeka ve kişiselleştirilmiş sanal dünyanın, bizleri daha da derin bir çukura sürüklemesini istemiyorsak; tekno-faşizm/feodalizm çağında doğru bilgiye, sağlıklı gıdaya, toprağa, insani temasa ihtiyacımızın çok daha hayati olacağını ve bunları ‘’tekno peygamberlerden’’ değil, yalnızca birbirimizden alabileceğimizi sıkça hatırlamalıyız.
Ana görsel: Ege Vural Hükümdar (T24)
Editör: Bawer