İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun diploma belgesinin iptali ile başlayan siyasi kriz, hakkında başlatılan soruşturmalar ve ardından tutuklanmasıyla yeni bir eşiğe ulaştı. Türkiye’nin birçok ilinde protestolar düzenlenirken Saraçhane’deki eylemler ise kitlesel bir direnişe dönüştü. Dördüncü gününde binlerce kişi meydandaydı. Aynı saatlerde Yenikapı’da Newroz kutlamaları yapılıyordu. Ben de CHP’nin cumhurbaşkanlığı adayının belirlendiği seçimlere katılımın ardından, demokrasi talebiyle 23 Mart akşamı arkadaşlarımla Saraçhane’deydim. 24 Mart akşamı ise Beşiktaş’tan başlayan öğrenci yürüyüşüne katıldım. Gözlemlerin bu iki geceye, sosyal medya trafiği ve deneyim paylaşımına dayanıyor. Direniş de Saraçhane’yi çoktan aştı, bu nedenle ismi mekâna değil olaylara referans olarak kullanıyorum.
Eyleme gitmeden önce sosyal medyada eylemi eleştirip katılım sağlamayan “solcu” kesimin kibrini eleştirmiş, hatta “yıllardır sırtını dayadığımız örgütlerin yapamadığını, politik bilinci düşük dediğiniz Z kuşağı yapıyor” demiştim. Hala aynı fikirdeyim. Alanın ideolojik sınırlarını eleştirmek anlaşılır, ama eleştiri tek başına yetmiyor. Öte yandan, gücüne karşın, alandaki tablonun direnişin etkisini zayıflatma tehlikesi taşıyan bir tür tek seslilik ile dil ve ifade problemleri ortaya koyduğu; Türkiye’deki mevcut politik çeşitliliği yansıtmakta eksik kaldığı ise açık.
Bu güç karşısında heves kırıcı konuşmak hadsizlik olur, aksine hızla ne yapılabileceğini birlikte düşünmek, yöntemleri, varoluş biçimlerini, örgütlenme pratiklerini ve direniş deneyimlerini gözden geçirmek, paylaşmak ve çoğaltmak gerekiyor. Hele ki yasal yürüyüş ve protesto haklarını ilk defa kullanan, en büyüğü yirmili yaşlarının başında olan gençlere karşı uygulanan hukuksuzluk, işkence ve tutuklamalar sürerken, mücadelenin daha kapsayıcı şekilde ilerlemesi elzem.
Saraçhane’de ortak zemin hak, hukuk, adalet ve demokrasi talebi olsa da, tepkiler ideolojik değil duygusal olarak, dürtüsel bir çizgide gelişiyor. Bu, her zaman olumsuz bir durum olarak görülmeyebilir, bilakis bu kalabalıkları mümkün kılan şey paradoksal şekilde zaten tam da bu ateş, bu enerji şüphesiz. Diğer yandan hak, hukuk ve adalet arayışında sürdürülebilirliği sağlamak sadece gerçek bir çok seslilikle mümkün.
Saraçhane’de yaş ortalaması gözle görülür biçimde düşük. Bu, bir yandan umut verici olsa da bu tabloyu çizen baskın politik görüşün de altını çiziyor. Söz konusu kuşağın ideolojik yönelimleri, önceki bu yaş aralığındaki kuşaklardan belirgin biçimde farklı. 2024’te Konda Araştırma Şirketinin 15-29 yaş aralığındaki gençlerle yaptığı “İkinci Yüzyılın Eşiğinde Toplumsal Değerler ve Gençlik” Araştırmasına göre gençlerin %44’ü kendilerini Atatürkçü, %38’i Milliyetçi olarak tanımlıyor. Araştırmaya göre muhafazakarlık ve dinî kimlik zayıflarken, “ulus” fikri daha güçlü bir aidiyet alanı halinde görülüyor. Bu yönelim uzun zamandır pandeminin getirdiği yalnızlık ve devlete karşı yaşanan güvensizlikle birleşen güçlü bir kimlik arayışının sonucu olarak değerlendiriliyor. Saraçhane direnişindeki atmosfer de bu eğilimin doğrudan bir yansıması niteliğinde.
Saraçhane’nin, iktidara karşı biriken öfkenin sokağa taştığı yeni bir eşik olduğu net. Bu eşikte “Mustafa Kemal’in askerleri” olmak bir kutsal sığınak. “Andımız” sesleri, andımızı sabah okulda hiç okumamış gençlerin sesinden yükseliyor. Bu and, ses veren çoğunluğun politik olarak belki henüz bilincine varmadığı tek tipçi, ayrımcı bir dili hatırlatmakla kalmayıp yaşatıyor da. 2013’te AKP’nin çıkardığı Demokratikleşme Paketi kapsamında kaldırılan and, ironik biçimde, zamanında AKP’nin dahi dönemin politik hedefleri doğrultusunda terk ettiği bir ideolojik hattın, gençlik eliyle geri döndürüldüğünü gösteriyor. 23 Mart gecesi CHP sahnesine (alanın eylem değil, miting diyebileceğim tarafında) üç gencin güçlü söylemlerinin ardından Zafer Partisi sözcüsüne platform sağlandı, Ümit Özdağ defalarca anıldı. Bir gün önce Mansur Yavaş’ın partisince dahi sahip çıkılmayan ayrımcı söylemleri alkışlanırken, en sıklıkla öne çıkan duygu eril sloganlar ve Kürtlere karşı duyulan yoğun nefretti. Özgür Özel’in tutuklu Selahattin Demirtaş’a sahip çıkan sözlerinin şiddetle yuhalandığına tanık olduk.
Sahneden olmasa da alandan yükselen seslerde adalet arayışının sınırlarını daraltan ton, herkes için oluşması gereken bir demokratik zemin çabasıyla çelişiyor. Olayların fitilini ateşleyen Ekrem İmamoğlu tutuklaması, yolsuzluk iddiası değil de terör soruşturmasına sebep gösterilen “kent uzlaşısı” nedeniyle olsaydı, sloganlar nasıl değişirdi ya da yine bu genç kitlesel tepki oluşur muydu, kestirmek güç. Oysa geçtiğimiz günlerin etkisiyle tekrar elime aldığım bir Metis derlemesi olan Kamu Vicdanına Çağrı, Sivil İtaatsizlik kitabının hemen girişinde dendiği gibi, “Kamu vicdanına/ortak adalet anlayışına çağrı amacını güden sivil itaatsizlik eylemcisi, haksızlıklarla ilgili çifte standart kullanmaz. Örneğin işkenceye karşı çıkılıyorsa, kime yapıldığına, kimin yaptığına bakılmaksızın karşı çıkılır.”
Saraçhane’de Türkiye’deki en güçlü muhalif damarları oluşturan genç feministler ve LGBTİ+ grupları belki alandalar, fakat olmaları gereken yer olan direnişin merkezinde değiller. Özgür Özel’in gökkuşağı vurgusu, bu en dezavantajlı grupları güvende hissettirmeye yetmemiş görünüyor. Bu tedirginliği, Velvele.net’te paylaşılan deneyim paylaşımlarında da okumak mümkün. Ben 8 Martlardan sloganları, “Kadın, yaşam, özgürlük” ya da “Jin, jiyan, azadî”yi duymadım. “Neredesin aşkım” diye bağırmak istedim ama katılım olacağına inanmadım. Büyük ihtimalle aynı kaygılar nedeniyle, tartışılan LGBTİ+ karşıtı yasaya karşı alanda herhangi bir pankarta da rastlamadım.
Türkiye’de feminist hareket, yıllardır eylem kültüründeki eril tribün dilini de dönüştüren bir bilinç yarattı. Bu nedenle Saraçhane’de kimi cinsiyetçi sloganların hemen ardından duyulan “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” ya da “Hak, hukuk, adalet” sloganlarında kalabalığın sesinin yükselmesi tesadüf değil. Görünen o ki orada olmak, bazıları için bir sorumluluk olduğu kadar, birçok yönden zorlayıcı da. Ben de bu zorlanmayı hissettim. Buna rağmen kolluk kuvvetlerinin şiddet anına kadar alandan ayrılmadım. (Neyse ki kolektif bir “küfürsüz direniş mümkün hareketi” daha bu yazı paylaşılmamışken başladı bile.)
Sansürle büyüyen, algoritmalarla şekillenen ve yıllardır sol, feminist ve kuir hareketlerin tam olarak ulaşamadığı bir gençlik var bugün meydanlarda. Sınıfsal adaletsizliklerin, patriyarkanın, tahakküm ilişkilerinin ve ortak yaraların bu kitleye yeterince aktarılmadığı açık. Bu noktada ODTÜ ve Boğaziçi gibi bazı üniversite grupları ise istisna oluşturuyor. Sağ popülizm, Kemalist nostalji ve militarist sloganlarla şekillenen bir grup ise Zafer Partisi baskınlığıyla, milliyetçi odaklarca kapsanmış durumda.
Saraçhane’nin “başka türlü bir direniş” olduğu açık. 2023 seçimlerinde 18-24 yaş arası gençlerin çoğu Erdoğan’a oy vermemiş olsa da, %10-12’si milliyetçi aday Sinan Oğan’a yöneldi. Bu, geleneksel sağ-sol eksenine mesafeli gençlerin kimliğini “Türklük” ve bir tür yeni sağ üzerinden kurduğunu gösteriyor. İronik bir biçimde, Saraçhane’de polis şiddetine maruz kalan kimi gençlerle, onlara saldıran polislerin sınıfsal ve kültürel olarak birbirine yakın olduğunu da atlamamak gerek. Aynı mahallelerden çıkmış olma olasılığı yüksek olan polisin direnişçilere duyduğu her zamankinden yoğun öfkenin kaynağını basitçe açıklamak zor. Bu, devlet-toplum ya da sermaye-devlet ilişkisine dair daha derin bir kırılmaya işaret ediyor.
Şu an barış süreci yeniden gündeme geliyor. Ama Kürtler bu meydanda tüm varlıklarıyla yoklar. Feministlerin ve kuirlerin gür sesleri her zamankinden kısık. Kimi gruplar aktifse de bir kısmı küskünlüğünü dile getiriyor; kimileri ise bilinçli bir mesafeyle dışarıda duruyor.
Bu eksik tabloyu yaratan, sadece milliyetçi söylemin yaygınlaşması değil; aynı zamanda ülkenin bastırılmış muhalif sesleri, sistematik baskılar ve örgütsüzlük. Genç nesil, bu bastırılmışlığa, adaletsizliğe, geleceksizliğe ve umutsuzluğa isyan ediyor. Ancak tüm bu öfkeye rağmen, geçmişin bilgisini ve kolektif direniş kültürünü onlara aktaracak bir gelenek ve irade oluşturulabilmiş de değil. Onlar diye söz ettiğimiz, sansürün en yoğun olduğu dönemde yönelimleri gelişmiş olan, fikren yalnız büyümüş, ama bu direnişe de yön veren bir gençlik.
Bugün Türkiye’de barış süreci, ekonomik kriz, kadın cinayetleri, LGBTİ+ karşıtı yasalar, otoriter yönetim biçimi… Hepsi eşzamanlı yaşanıyor. Aynı anda ekonomik kriz gençlerin geleceğini ipotek altına alıyor. Bu koşullarda büyüyen gençlik de istisnalar dışında büyük ölçüde kendini sadece Kemalizm ve Türklük üzerinden ifade ediyor. Bu apolitik oldukları değil, ancak politik araçlarının sınırlı olduğu anlamına geliyor. Ve belki de genel içgörüleri de bunun hala en güvenli, en az bedel ödeyecekleri kimlik oluşu. Belki de İmamoğlu krizi bu en büyük dayanağı dahi yıktığı için büyük. Bu milliyetçi eğilim, andımız ve kuruluş mitiyle büyütülen tüm nesiller için en kestirme, en baskın yoldu; ancak özellikle Gezi sonrasında bu ulusalcı görüşün birçok kişi için daha barışçıl, daha kapsayıcı ve daha eşitlikçi bir yere evrilişine, dönüşümünün mümkün oluşuna, zamanla tanık olduk.
Bu neslin politik hafızasını şekillendiren Gezi, direnen gençlerin çoğu için, farklı görüşte bile olsalar imrenilen, merak edilen bir efsane niteliğinde. Oysa Gezi, şu anki durumun tersini kimliğin sınırlarını zorlayan, birlikte yaşamanın yeni biçimlerini deneyen bir çoğulculuğun alanıydı, farklı kimliklerin görünürlüğünü mümkün kılan bir siyasi zemindi. Bir aradalığa çerçeve sağlayan herkes, sol entelektüel elit/aktivist gruplar, popüler figürler, kimi muhafazakarlar, azınlıklar, tümü olaya zaten kendiliğinden dahil olmuştu. Kazanımları da kayıpları da büyük oldu.
Bugünküne benzer hukuksuzluklara maruz kalmış ve hâlâ cezaevinde tutulan Gezi direnişçileri için gösterilen çabanın yetersizliği düşünüldüğünde, Saraçhane’deki gençlerin cesaretinden herkesin öğreneceği çok şey var. Tam da bu nedenle yurttaşlık bilinciyle, adalet arayışıyla, mümkün olduğunca küsmeden, geride durmadan varlık göstermek gerekli. Gördüğüm şu ki birbirimizden öğreneceklerimize, direnişin tüm aktörlerini muhatap alan bir deneyim paylaşımını hızla yapmaya ve birbirimize muhtacız. Çoğulcu politik örgütlülüklerle, forumlarla, yazarak, çizerek, yan yanalıkla kesişimsellikleri tartışmalıyız.
Şu an bu gençler, hem iktidar hem muhalefet için elverişli ve kullanışlı kalabalıklar gibi görünüyor. Bunu, alanlardan yükselen her eleştiriye karşı kürsüde hızla verilen savunmacı yanıtlardan da anlamak mümkün. Bugün geleceğin sokağını ve meclisini şekillendirecek olan bu gençler, ya yalnızca reaksiyoner araçlar olarak kalacak, ya da birlikte yeni, demokratik bir politik zemin inşa edeceğiz. Bu kaostan eşitlikçi, özgürlükçü, barışçıl bir ortak dil çıkarabilmek ve mücadeleyi daha geniş, daha kapsayıcı, daha dönüştürücü bir hatta taşımak, bunu yaparken ise en önce gençlerin güvenliğini öncelemek herkes için asıl mesele olmalı.
Umut bakî. Ve şimdi her zamankinden daha genç, direngen, kalabalık ve güçlü.