Çocukluğumda neler yaşadığımı anlamlandırmak çok zordu ancak gizlenmem, dikkat çekmemem gerektiğine dair histen çok emindim. Bir diğer keskin duygu ise düşüncelerimin ve hislerimin her durumda yanlış anlaşılacağıydı. Çocuk aklım, zihnimden geçenleri biraz yüksek sesle dile getirirsem ailemin beni dövebileceğini, evden atabileceğini ve hatta belki öldürebileceğini erkenden kabul etmişti. Sadece ailem de değil, akranlarımın sevme şekilleri, ilişki kurma biçimleri ve güç gösterileri bu düşüncelerimin öğrenilmesi durumunda kendimi ne kadar çaresiz bir halde bulacağımı hissettiriyordu. Lubunya bir çocuk olarak “bir ayıbı” bedenimde, zihnimde, duygularımda ve en çok da kendi ruhumda taşımanın yükü üzerime erkenden atılmıştı. Toplum, bana yalan söylemeyi, samimiyetsiz bir hayatı ve kendinden olmayana öfke duymayı aşılamaya çalışıyor, bunun için yoğun bir mesai yapılıyordu. Ancak büyüdükçe dünyada bu acıları yalnızca benim yaşamadığımı, Türkiye toplumunun arkasına sığındığı anlatıların yanlışlığını ve bunlara biraz dışarıdan bakabilmeyi öğrendim. Üniversite için ilk kez yaşadığım şehrin dışına çıktığım gün yeni hayatımda kendime yalan söylemeyeceğim diye söz verdiğimi hatırlıyorum. Birileri beni buna teşvik etse de kendi gerçekliğimi inkar etmemi ve değerlerimi ayaklar altına almamı istese de bu bariyeri kırdığım o an korku ve tedirginliğimin yanına özgürlüğün verdiği güçlü bir duygu eklenmiş oldu. Sonuçlarını göze alarak ayağıma doladıkları zincirleri paramparça ettim. Bu öyle özgürleştirici bir andı ki zamanla hayatımın her yerine sirayet etti. Bu yüzden ne dört duvarın ne çarpıtılmış anlatıların ne de herhangi bir krizin bana geri adım attırabileceğini sanmıyorum. Eşcinsel olduğu için aile kararıyla babası tarafından katledilen Ahmet Yıldız’ın hikayesi tam da kendimi toplum denilen suç örgütünün karanlık dehlizlerinden alıp, aydınlığa ve kişisel özgürlüğüme doğru yürüdüğüm dönemde tanık olduğum bir hikaye. Onun yaşadıklarının kenarında, köşesinde değil, tam ortasında hissetmem de bu yüzden.
Hiç tanışmamış lubunyaların yoldaşlığı
Ben Ahmet’le hiç tanışmadım ancak onun hikayesinin benim de hikayem olduğunu çocukluğumdan gelen o tanıdık duygudan dolayı biliyorum. Onunla kurduğum bu bağ bir yoldaşlık bağı. Ahmet’e sağlanacak adalet artık sadece ona sağlanmış olmayacak çünkü. Bizden çalınan veya çalmaya çalıştıkları her şeye karşı belki az da olsa yüreğimizin soğumasını sağlayacak.
Bu sembolik bir dava olmasının yanında her gün uyandığımda yaşadığım tedirginliği Ahmet’in de yaşadığını bildiğim bir ortaklaşmanın da hikayesi. Adalete olan özlemimiz belki bu yüzden sadece sembolik değil, elzem bir ihtiyaç. Dava özelinde bu dakikadan sonra birilerinin göstermelik cezalandırılması elbette adaleti sağlayamayacak. Çünkü artık hiçbir mahkeme kararı gencecik yaşta katledilen Ahmet’i geri getirmeyecek. Gelmesini umduğumuz o adalet acılarımızı konuşabileceğimiz, yüzleşebileceğimiz ve eşitlik için adımlar atılmaya başladığında tartışabileceğimiz bir kavram haline gelecek. Bu yüzden bu dava sadece duruşmalarla yürütülebilecek bir dava olmaktan çıkalı çok oldu. Onun ölümüne sebep olanlar sadece kişilerden oluşmuyor. Karşımızda konumlandırdıkları “kutsal aile” kavramı Ahmet’in hayatına mal olmuşken hiçbir kurum, düşünce sistemi veya insan artık onun hayatını ona iade edemeyecek. Bugün Ahmet’in katilleri sözüm ona yargılanırken beraberinde hakim egemen anlatılar yargılanmadan gerçek fail yargılanmış olmuyor, olmayacak da.
Ahmet Yıldız’ın hikayesi sadece bir cinayet hikayesi değil, bir nefret cinayetidir. Bu yüzden nefret cinayetlerinin toplumsal bir arka planı olduğunu, çoğu zaman bir anda/günde gerçekleşmediğini sıklıkla vurgulamamız gerekiyor. Nefrete dayalı suçlar ayrımcılık, önyargı ve dışlanma pratiklerinin varabileceği en son yer olarak tanımlanıyor bu alanda çalışan aktivistler ve uzmanlarca. Bu yüzden Ahmet’in katilinin 16 yıldır yerinin belli olmasına rağmen bulunamamasının açtığı derin yara kadar, bu davanın aynı zamanda bir nefret cinayeti olarak kabul edilmemesi de adaleti geciktiriyor.
Ahmet Yıldız’a ne oldu?
Ahmet Yıldız’ın ailesi onun eşcinsel olduğunu öğrenince tehdit etmeye başladı İstanbul’a gelip onunla görüştüler. Ailesi “eşcinselliği bırakmasını” ve eğer bırakmazsa çok kötü şeyler olacağını söyledi. Onları tanıyan Ahmet başına gelebilecekleri öngörüyordu. Koruma talep etmek için savcılığa başvurdu. Hatta o dönem yazılarında bu durumdan açıkça bahsediyordu. Sistematik tehdit, taciz süreçlerinin sonunda katil/katiller cinayeti ince ince örerek 15 Temmuz 2008 tarihinde Ahmet’i evinin yakınlarında öldürdü/ler. Dava ölümünden yaklaşık bir yıl sonra açılabildi. Cinayet Ahmet’in cinsel kimliğine yönelik nefret saikiyle işlenmiş olmasına karşın LGBTİ+ derneklerinin davaya müdahil olma talepleri hiçbir zaman kabul edilmedi. Onu korumakla yükümlü kurumlar bunu beceremedikleri (ya da tenezzül etmedikleri) gibi acısına ve anısına, adaletin tahsisi için verdiğimiz mücadeleye rağmen, ortak olmamıza hiçbir zaman izin vermediler. Duruşmalar yıllar içerisinde 20 saniye süren gösterilere, sürekli ertelenerek aradan geçen 16 seneye karşın bir arpa yol alınamayan ve aslında yaşananları unutmamız için her şeyin yapıldığı bir şeye dönüştürüldü. Uzun süre davayı izlememiz bile engellendi. “Adalet Sarayı”nın karşısında durup açıklama yapmamıza, katledilmiş bir eşcinseli onun renkleriyle anmamıza bile tahammül gösterilmedi. Unutmamızı istediler, hatta bunun için çok uğraştılar. Ahmet’in anısının yaşatılmasından bile rahatsızlar. O kadar rahatsızlar ki anonim hesaplardan bu davayı unutmamız, bu konuda konuşmamamız ve adaletsizliği kabul etmemiz için tehditler bile aldık. Sorumlular enerjilerini adaleti sağlamaya değil, onu talep edenleri sindirmeye harcadı.
Peki, bunu başabildiler mi? Tabii ki hayır. Ahmet’i nasıl unutabiliriz ki? Bunu talep etmeyi nasıl aklınızdan geçirebilirsiniz? Siz Ahmet’in yaşam hakkını elinden alan sistemi yüceltip kutsarken ve nefret kusmak için kullanışlı birer aparat haline getirmişken Ahmet’in gölgesi hayatımızın her alanında olamayı sürdürüyor, sürdürecek de. Tıpkı Hande Kader gibi, nefret cinayetlerine kurban edilen tüm LGBTİ+’lar gibi.
Ahmet Yıldız cinayetiyle ilgili dava artık trajikomik bir halde devam ediyor. İki tweet atan kişinin yerini anında bulan devlet Ahmet’in katili olarak yargılanan babası Yahya Yıldız’ı bir türlü “bulamıyor” ama adaletin peşinde olan aktivistleri yapay değerleri kullanarak hedef gösteriyor. Bu da aslında bu davanın sadece katilin yakalanmasıyla bitemeyeceğinin bir işareti. Çünkü katil sadece tetiği çeken babası değil, LGBTİ+’lara yönelik nefreti kutsayan, Ahmet’i ölüme götüren süreci inşa eden, katili bulmayarak sırtını sıvazlayan ve bununla başka katilleri cesaretlendiren herkestir. Katil koca bir sistemdir.
Buradayız Ahmet!
Ahmet Yıldız, Kürt ve LGBTİ+ kimliği ile hakları için mücadele eden bir aktivistti. Bize reva gördüğünüz adaletsizlik karşısında sinip, susturulmayı ve eksiltildiğimiz bir kaderi yaşamayı reddetmişti. Biz LGBTİ+’lar da reddediyoruz. Ahmet’in gölgesinin adalet sağlanana kadar sizin nefret mitinglerinde karşınıza çıkan bir gökkuşağı olması için mücadele etmeyi sürdüreceğiz. Söylediğiniz her korkunç sözde boğanızda birer düğüm olacağız. Bu yüzden mücadeleden ödün vermeden, en karanlık dönemde bile özgürlüğü savunan tüm insanları 11 Ocak’ta Kartal 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde saat 14.05’te görülecek olan Ahmet Yıldız davasını sahiplenmeye ve duruşmaya katılmaya davet ediyorum. Bu çağrım sadece LGBTİ+’lara da değil. İnsan haklarını savunan herkese. Zor zamanlardan geçtiğimizin farkındayım. Adalet mekanizmasının anlamsızlaştığının da. Ancak biz Ahmet’e adalet istemeye devam edeceğiz: Sorumlular yargılanana kadar! Çünkü #AhmetYıldızaAdalet hepimize adalet!
* Kartal 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nin adresi Esentepe Mah. E-5 Güney Yan Yol Cad. No: 39 Kartal. Kadıköy-Sabiha gökçen metrosu ile gidilebiliyor.