Porto Riko’ya hiç gitmedim. Liseden hatırladığım çat pat İspanyolcamı saymazsak dili de bilmiyorum. Buna rağmen yıllardır Bad Bunny’yi dinleyerek ilham alıyorum. Onu sevin ya da sevmeyin, ama son albümü bize gösteriyor ki Türkiye gibi coğrafyaların müziklerinin global piyasada nasıl yer bulduğunu önemseyen herkes Bad Bunny örneğini dikkate almalı.
Neresinden bakarsanız bakın, Benito Antonio Martínez Ocasio (ya da bilinen sahne adıyla Bad Bunny), bugün dünyanın en büyük müzisyenlerinden biri. Yıllardır global streaming platformları tarafından en çok dinlenen sanatçı ilan ediliyor. Reggaetón ve Latin trap tarzında çıkardığı her yeni albüm, Taylor Swift, The Weeknd veya Drake gibi pop yıldızlarının listelerdeki tahtını sarsıyor, üst sıralara girip aylarca yerinden kıpırdamıyor. Özellikle 2022’de çıkardığı, doğup büyüdüğü Porto Riko adasını anlatan Un Verano Sin Ti (Sensiz Bir Yaz) albümü, onu sadece dünyanın dört bir yanındaki dinleyiciler için değil, Rolling Stone gibi nüfuzlu müzik dergilerinin nezdinde de önemi ve vizyonu yadsınamaz bir sanatçı haline getirdi.
Bad Bunny’nin 2025’in ilk günlerinde çıkardığı altıncı solo albümü Debí Tirar Más Fotos (Daha Çok Fotoğraf Çekmeliydim) da çıkar çıkmaz global müzik gündemini belirlemeye başladı. Bu albüm, dört yüzyıl boyunca İspanyol İmparatorluğu tarafından yönetildikten sonra 1898’de Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgal edilen ve günümüzde hâlâ ABD toprağı sayılan, Karayip denizindeki Porto Riko adasına ithafen yazılmış, sömürgecilik karşıtı bir aşk mektubu.
Debí Tirar Más Fotos, Bad Bunny’nin şimdiye kadarki en politik albümü olmakla birlikte, içinde aynı zamanda ondan duymaya alışık olduğumuz seksi perreo (twerk) parçaları, ex’lerinin arkasından ağladığı duygusal baladlar ve tropikal rüzgarların tatlı tatlı estiği kutlama ve parti şarkıları da mevcut. Bad Bunny’nin başarılı formülü zaten bu kombinasyona dayanıyor: toplumsal olaylara karşı devrimci bir tutum, yoğun cinsellik, üzgün çocuk duygusallığı ve gündelik hayatı kutsayan şiirsel bir bakış açısı.
Gerçekten de Debí Tirar Más Fotos çıktığı ilk andan itibaren dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Daha ilk sekiz saatinde 37, ilk haftası tamamlanmadan da 400 milyon dinlenmeye ulaştı. 14. gününde Spotify’da 1 milyar dinlenme sayısını aştı. Bunlar çok ciddi rakamlar.
Albüm, sadece Meksika veya Arjantin gibi Latin Amerika ülkelerinde değil, İspanyolcanın konuşulmadığı Brezilya ve Fransa’da da bir numara oldu. Daha şimdiden The Wall Street Journal’dan tutun Pitchfork’a kadar birçok gazete ve dergi, albümle ilgili övgü dolu yazılar yayınladı. Hadi nüfusunun yüzde 20’si Latin kökenli olan ABD’de Bad Bunny’nin zirvede olması anlaşılır da, Apple Music ve Spotify’a göre Avusturya, İngiltere, hatta Romanya ve Katar’da da en çok dinlenen albüm onunki oldu.
Türkiye Bad Bunny’yi neden dinlemiyor?
Peki, dünya genelinde Bad Bunny’nin her yeni albümü bu kadar büyük bir olay haline geliyorken, nasıl oluyor da bizde çıt yok? Şimdiye kadar Debí Tirar Más Fotos ile ilgili gördüğüm tek şey müzik yazarı Eda Solmaz’ın Aposto’daki yazısı oldu. Aslında yerli dinleyici Latin müziklerine duyarsız denilemez. Hatta tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de daha önce Macarena, La Vida Loca, Lambada, salsa ve bachata rüzgarıyla ortalık sallanmıştı. Ama nedense Bad Bunny’nin popüler müzikteki öneminin henüz tam anlamıyla farkına varılmış değil sanki.
Bu yazıyı yazmamın nedeni, Bad Bunny örneğinin, Türkiye’nin yerli müzik sahnesinin zenginlikleri ve zorlukları ile ilgili düşünmemiz adına bize değerli bir fırsat sunduğunu düşünmemdir. Kuzey Amerika veya Kuzey Avrupa’dan gelmeyen müzisyenler için global beğeni kazanmanın ne kadar zor olduğunu hepimiz biliyoruz. Birkaç istisna dışında, Türkiye dahil dünyanın dörtte üçünü temsil eden Latin Amerika, Afrika ve Asya’nın müzik kültürleri, küresel düzeyde ancak ‘world music’ etiketiyle tanınır.
O zaman şu soruyu sormak lazım: Global müzik piyasası nasıl oldu da Bad Bunny gibi, sömürge konumundaki memleketine, o küçük adaya özgün aksanıyla ve argosuyla İspanyolca müzik yapan bir sanatçı tarafından ele geçirildi? Elbette, Bad Bunny’den önce hemşehrisi Ricky Martin ya da Kolombiyalı yıldız Shakira da global star statüsüne ulaştılar; ancak onlar bunu ancak İngilizce şarkı söyleyerek başarabildiler. Bad Bunny ise buna zıt bir strateji benimsiyor: Kendi yerel kültürü ve dilinden hiç taviz vermeden dünyaca ünlü oldu o. Aynı zamanda bunu yaparken, ‘dünya müziği’ gettosuna da hapsolmadı, enikonu bir pop yıldızı olarak kariyerini sürdürdü.

Coğrafya kader değil, politiktir
O zaman gerçekten de evrenselliğin yolu yerellikten geçiyor diyebilir miyiz? Türkiye’den çıkıp da yurt dışında büyük ilgi uyandıran belki de tek müzik akımı olan Anadolu Rock’un tezi buydu işte. 40 küsur senelik bir gecikmeyle bile olsa, dedikleri gerçek oldu.
Ancak, Cem Karaca veya Selda Bağcan’ın 70’li yıllardan kalma plaklarına veya bugün onlara öykünen genç Avrupalı göçmen gruplarına yönelik ilgiyi saymazsak, bu türden bir yerellikten evrenselliğe erişme öyküsüne başka herhangi bir akım veya sanatçıda rastlamak zor. Ezhel veya Gaye Su Akyol gibi isimler belli kitlelere ulaşmış olsalar da etkileri yine de sınırlı. Şımarık ya da yurt dışında bilindiği gibi Kiss Kiss döneminde Tarkan global bir fenomen oldu, ancak bu ilginin devamı gelmedi. Oysa Türkiye’nin müzik kültürleri bu denli zenginken, neden buradan bir dünya starı çıkmadı ki?
Bad Bunny’den çıkarabileceğimiz dersler, öncelikle bu global/yerel dinamiklerine dair. Onun nasıl ve neden dünya genelinde popüler olduğunu anlayarak, Türkiye’nin yerel sahnesi için de bazı denenmemiş yollar ve kullanılmamış fırsatları görebiliriz. Buradaki niyetim, önemli düşünür Nurdan Gürbilek’in tabiriyle ‘yokluk tespiti’ yapmak ya da tam tersi, milliyetçi bir yerden “kültürel hazinemiz”den dem vurmak değil. Bu coğrafyanın müzikal zenginliği hem inkâr edilemez, hem de bu mirasın her geçen gün biraz daha tehlikede olan çok kültürlülükten ileri geldiğini kabul etmek lazım. O yüzden ben, global müzik dünyasının eşitsizlikleriyle ve yerelden filizlenip de bunları aşabilen örneklerle ilgileniyorum asıl.
Elbette birçok sebepten dolayı Porto Riko ve Türkiye aynı aynı konuma sahip değiller (Porto Riko bir sömürgeyken, Türkiye eski bir imparatorluk ve günümüzde bölgesel ve hatta emperyal bir güç sayılıyor), ancak her ikisi de farklı anlamlarda dışlanmış ve büyük ölçüde göç vermiş coğrafyalar. New York ve Florida’da büyük bir Porto Riko diasporası varken, Almanya’dan Belçika’ya kadar bütün Kuzey Avrupa’da hatırı sayılır bir Türkiye kökenli göçmen popülasyonu var.
Ancak, konu müziğe gelince en önemli fark dil meselesi. İspanyolca, 22 ayrı ülkenin resmi dili. Diasporada yaşayanlar da dahil edilirse, yaklaşık 453 milyon insan bu dili konuşuyor. Türkçe için ise bu sayı 90 milyon. Ancak Korece konuşanların sayısı bundan da daha azken, K-pop global bir marka olmayı başardı. Tabii ki, K-pop ancak ciddi devlet desteğiyle palazlanabildi. Türkiye’deki iktidar ise bırakın destek olmayı, adeta bilinçli bir şekilde kültürel faaliyetlere köstek oluyor desek yeridir.
Yine de bütün bu farklılıklara rağmen hâlâ dünyanın diğer örneklerinden öğrenebileceğimiz pek çok şey var. Kabul etsek de etmesek de, biz de dünyanın dörtte üçünü temsil eden o geniş coğrafyadan geldiğimiz için benzer stratejiler benimseyebiliriz.

Yereli bırakmadan global olmak
Debí Tirar Más Fotos için, Bad Bunny’nin şimdiye kadar yaptığı en Porto Rikolu albüm deniyor. Daha önceki diğer çalışmalarında da içerik olarak adanın tarihi ve sorunlarıyla ilgilenmişti; ancak bu son albümü farklı ve bence dünyada bu kadar popüler kılan şey, sonik olarak da Porto Riko’yu yansıtması… Yani şimdiye kadar şarkı sözlerinde adaya ne kadar değinmiş olsa da müzik olarak música urbana (yani Latin trap ve reggaetón) çizgisinden çok uzaklaşmamıştı. Bu yeni albüm ise adeta müzikal bir arşiv çalışması olarak, Porto Riko’nun ve Karayipler bölgesinin müzikal tarihini günümüze uyarlıyor.
Bu yeni albümde de trap’ten alışık olduğumuz autotune ve 808 beat’leri veya reggaetón’un meşhur aksak ritmini duyuyoruz elbette ancak farklı farklı lokal janralar da işin içine giriyor: bachata, bolero, bomba, plena ve salsa gibi. Mesela, décima halk şiiri/müzik türüne gönderme yapan LO QUE LE PASÓ A HAWAii, Porto Riko’nun kırsal bölgelerinde yaşayan jíbaro halkının müziğinden esinleniyor. Ya da Afro-Porto Rikoluların ritmi olarak bilinen plena müziğini, CAFé CON RON şarkısında duyuyoruz. Bad Bunny plena’nın sadece yaşlı müziği olduğuna dair önyargıyı kırmak için bu şarkıda gençlerden oluşan Los Pleneros de la Cresta grubuyla çalışmayı seçmiş. Böylece halk arasında önemli havadisler aktardığı için “şarkı söyleyen gazete” olarak bilinen bu janrayı günümüze uygun bir şekilde güncelleyerek, ilk neo-plena örneğini vermiş oldu. Albümün açılış parçası olan NUEVAYoL’da (yani yerel ağzıyla Nueva York) ise köklü Porto Riko diasporasıyla bilinen New York şehrinin, salsa müziğin oluşmasındaki önemli rolüne ışık tutuyor. Şarkının merkezinde El Gran Combo de Puerto Rico’nun Un Verano en Nueva York adındaki salsa klasiğinden bir sample var. Şarkının geri kalanında ise Dominik Cumhuriyeti’nin insanı deliye döndüren dans ritmi olan dembow tarzını duyuyoruz. Son olarak BAILE INoLVIDABLE synth’ler ile başlasa da ortasında El Libre de Música San Juan öğrencileri tarafından canlı çalınan conga, piano ve trompetlerle geleneksel bir salsa şarkısına dönüşüyor.
Bad Bunny’nin bu geleneksel janraları kullanması, kuşaklar arasında bir köprü işlevi de görüyor. Açık saçık sözleriyle ve sokak kültürünü yansıtmasıyla, ortaya çıktığı erken 90’lardan beri reggaetón hep tartışmalı ve çoğunlukla da hor görülen bir müzik olageldi. Hatta Porto Riko’da bir ara yasaklanmıştı bile. (Bu albümdeki şarkılar, Héctor y Tito gibi erken urban müzik efsanelerine sıkça gönderme yapıyor.) Oysa salsa ve plena gibi türler, insanların ninelerinin, dedelerinin dinlediği bir müzik. Adadaki herkesin ve Latin Amerika’nın genelinde de birçok insanın büyürken dinlediği bu klasik müzik türlerini reggaetón ile birleştirmek, insanları müşterek zevklerde buluşturmak anlamına geliyor. Bence bu albümün yarattığı büyük ilgi, ortak müzikal bir mirası güncel bir şekilde yorumlayışından kaynaklanıyor. Benzer bir stratejiyi, İspanya’nın flamenco müziğini kullanan Rosalía’da ya da Meksika’nın corridos tumbados türünü trap ile birleştiren Peso Pluma’da da görüyoruz.
Kullanılmamış fırsatlar
Türkiye’de elbette müzikal geleneği yeniden yorumlamak konusunda benzer yönelimler görebiliyoruz. Ancak birkaç istisna dışında izlenen strateji, bir pop şarkısında bağlama tıngırdatmaktan (Aleyna Tilki’nin Sen Olsan Bari’sinin nakaratında olduğu gibi) veya rap’e biraz arabesk serpiştirmekten (BLOK3 ve neredeyse tüm yeni nesil rapçiler gibi) öteye gidemiyor. Elbette geleneği modern bir şekilde yorumlamak konusunda en önemli deney, yine Anadolu Rock olmuştu. Türküleri elektro gitar, bas, klavye ve davul kiti ile yorumlamak fikri gerçekten çığır açıcı bir girişimdi. 60’ların ortasında Mavi Işıklar gibi gruplar Çayır Çimen Geze Geze gibi türküleri The Beatles tarzında yorumlamayı akıl etmişlerdi. 70’lere gelindiğindeyse Barış Manço gibi sanatçılar, halk müziğinden esinlenerek kendi özgün bestelerini progresif rock tarzına uyarlıyorlardı.
Ancak Türkiye’nin müzikleri sadece türkü veya arabeskten ibaret değil. Arabesk zaten oldukça yeni bir janra, ancak 1970’lerde gerçekten popüler olmaya başlamış bir tür. Anadolu Rock (ilk çıktığı ismiyle anarsak Anadolu Pop) ise 60’larda ortaya çıktı.
Oysa kökleri Osmanlı’ya uzanan ve hâlâ dinlenen bir müzikal gelenek daha var: Türk Sanat Müziği (TSM). Mesela Gaye Su Akyol, düşünülenin aksine Anadolu Rock’tan değil de en çok bir zamanların saray müziğinden esinleniyor. Daha doğrusu, Müzeyyen Senar gibi sanatçıların tarzını saykodelik rock formunda yorumluyor. Ancak onun gibi sınırlı sayıdaki birkaç örneği dışarıda tutarsak (mesela Kargo veya Athena’nın bazı TSM cover’larını ya da Mercan Dede’nin, TSM’nin akrabası olan Mevlevi tekke müziğini kullanması gibi) sanat müziği hâlâ yeterince yararlanılamamış bir kaynak. Bade, Kardelen ve Mabel Matiz bu yönde bazı denemeler yapmış olsalar da popüler müzikte ud ve kanun gibi enstrümanlarla çok daha fazla şey yapılabileceğini düşünüyorum. Hatta TSM de salsa gibi daha geniş coğrafyalarda (Mısır, Suriye, Lübnan, vs.) ortak payda olan bir gelenek. (Daha eski örneklere bakarsak, böyle kapsayıcı örnekler var. Mesela, bağlamaları, buzukileri, akordeonları, neyleri ve “Rakkas”ıyla Sezen Aksu’nun Işık Doğudan Yükselir albümü, o dönemin ‘multi culti’ metaforu ile tam bir Anadolu ‘mozaiğini’ çizmişti.)
Daha da derinlere inersek, başka neler yapılabilir? Mesela reggaetón’un dans ettiren ritmiyle en çok aşık atabilecek şey olarak elimizde, Roman müziğinden bildiğimiz 9/8’lik ritim var. Dans pistinde kitlelerin karşı koyamadığı bir ritim bu. Zamanında Aksu veya Kayahan gibi pop ustaları bu ölçüyü kullansa da başka janralarda daha neler yapılabilir? Mesela, 9/8’lik rap olabilir mi? Denemeden bilemeyiz.
Ya da Bajar gibi sayılı örnekler dışında neo-halay gibi bir tür niye yaygınlaşmadı hiç? Yunanistan’ın Villagers of Ioannina City grubundan feyz alıp, hard rock halay gibi bir sentez yaratılabilir belki. Halay ile yapılan aklıma gelen tek örnek Moğollar grubunun Moğol Halayı, o da 1971’den… Aynı zamanda geleneksel müzik topluluklarıyla daha fazla işbirliği yapılabilir. Bad Bunny bir plena grubuyla çalışabiliyorsa, neden bir popçu Kardeş Türküler’le çalışamaz mesela? Ya da bir rock grubu, Aynur ile çalışsa ne kadar ilginç olur.
Son olarak, geç Osmanlı döneminin ilk Batı tarzı popüler müziği olan kanto var. Kadınların bakışını merkeze koyan, kent hayatını gerçekçi ve alaycı bir şekilde tasvir eden müthiş bir müzik türü kanto ama çok az insanın ondan yararlanmaya çalıştığını gördüm.
Bu saydıklarım sadece ilk aklıma gelen örnekler. Bazıları kulağa absürt gelebilir, bazıları uygulansa çok da güzel olabilir. Yapmaya çalıştığım şey, daha ne kadar katedilmemiş yol var önümüzde, onu gözler önüne sermek. Hep türkü veya arabeskle daha önce defalarca yapılmış sentezleri taklit ediyoruz, oysa kullanılmamış o kadar malzeme var ki… Bad Bunny’nin gösterdiği gibi, geleneksel müziklere sahip çıkıp onları günümüze uygun bir şekilde uyarlamak sadece farklı kuşakları değil, geniş coğrafyaları da birleştiren bir hareket. Elimizde köklü ve çok yönlü bir müzikal miras var. Onu hakkıyla kullanmamız için biraz daha vizyon, biraz daha hayal gücü lazım sadece. Belki o zaman buradan da gerçekten dünyaca sevilen bir müzisyen veya yeni bir akım çıkabilir.

Partiyi durdurmadan protesto yapmak
Bad Bunny’nin yeni albümünden bir ders daha çıkaracak olursak o da popüler müziğin içine siyaseti yerleştirme şekli olur. Zira onun müzikal arşivciliği politik bir bakışın yansıması…
Mesela Debí Tirar Más Fotos’un ilgi uyandıran ‘roll-out’ sürecinde çıkardığı kısa film, bu yerel müzik anlayışının altında neler yattığını gösteriyor. Filmde, Porto Rikolu duayen sinemacı Jacobo Morales, Bad Bunny’nin yaşlılığını oynuyor. Beyaz saçlı, sevecen dede karakteri, dijital animasyonla yaratılmış küçük bir kurbağa ile yaşıyor. Bu kurbağa, adaya özgü endemik ve nesli tehlikede olan Concho türünden. Bir gün, bu iki arkadaş fotoğraflara bakıp eski günleri yad ederken, birden Concho’nun karnı acıkınca Morales sandviç almak için kasabaya iniyor. Oraya giderken gördükleri ve duydukları, gelecekteki bir çeşit distopyada yaşadığını gösteriyor bize.
Ada, artık beyaz Amerikalıların fink attığı, evlerde reggaetón değil de country şarkılarının çaldığı, dışarıda sadece İngilizce konuşulan bir yere dönüşmüş. Dede karakterimizin eskiden hep gittiği fırın, nakit ödemenin kabul edilmediği ve herkesin Apple Pay ile alışveriş yaptığı üçüncü dalga bir hipster kafe olmuş. Yaşlı adam, sandviç almaya çalışırken beyaz Amerikalı kasiyerle bin türlü anlaşmazlık yaşadıktan sonra, kafede oturan onun dışındaki tek yerel insan imdadına yetişiyor. Dayanışma göstererek onun yemeğini kredi kartıyla temassız öderken, İspanyolca ‘Biz hala buradayız’ deyip göz kırpıyor. Bu basit ama etkili cümle, albümün politik tavrını ustaca özetliyor.
Gerçekten de son yıllarda ‘vergi cenneti statüsü’ nedeniyle birçok beyaz Amerikalı Porto Riko’ya yerleşip ev ve arsa satın alıyor. Diğer yandan, yüksek işsizlik, Maria Kasırgası gibi sıklıkla tekrar eden doğal afetler ve hayat pahalılığından dolayı adanın birçok yerlisi de ana kara ABD’ye taşınıyor. Böylelikle, bu içeri ve dışarı göç dalgalarıyla Porto Riko yavaş yavaş kendi halkından arındırılıp soylulaştırılıyor.
Bu göç teması albümdeki şarkılara da yansıyor. Mesela, fırsat varken sevdiklerimizle daha fazla vakit geçirmeliyiz gibi naif bir mesaj verdiği düşünülen DtMF şarkısı aslında son derece politik bir alt metin içeriyor:
“Sen benimken daha fazla fotoğraf çekmeliydim / Fırsat varken seni daha fazla öpüp sana sarılmalıydım / Umarım halkım buradan hiç taşınmaz / Ve bugün sarhoş olursam umarım bana yardım ederler.”
Albümün en doğrudan siyasi şarkısı olan LO QUE LE PASÓ A HAWAii (Hawaii’nin Başına Gelenler) ise aynı konuyu ABD sömürgeciliğine bağlıyor. Porto Riko’nun olası bir akibetini, ABD tarafından işgal edilen ve sonra da 1959’da 50. eyalet yapılarak ülkeye bağlanan Hawaii’de görüyor. Kendi dilini ve kültürünü büyük ölçüde kaybederken, büyük oteller ve özelleştirilmiş sahillerden dolayı adanın doğal yerlerine olan erişimi kısıtlanan Hawaii halkından dersler çıkarıyor bu şarkıda:
“Elimden ırmağı ve plajı almak istiyorlar / Mahalleme göz diktiler ve çocuklarının gitmesini istiyorlar / Hayır, bayrağı elimden bırakmam, lelolai’yi [adanın geleneksel bir Noel şarkı türü] unutmam / Hawaii’ye yaptıklarını sana yapmalarını istemiyorum.”
Bu yeni albüm için kullanılan YouTube görselleri UW-Madison’da profesör olan anarşist tarihçi Jorell Meléndez-Badillo tarafından hazırlandı. Böylece, açtığınız her şarkıyla birlikte Porto Riko’nun sömürge ve işgal tarihi, kasırgaları, devletin ihmalkar yaklaşımı ve yerel halklar gibi konularla ilgili bilgi edinebiliyorsunuz. Böylesine değerli bir işbirliği Bad Bunny’nin politik ifadelerinin altını dolduruğunu gösteriyor. Ancak, “Elimden ırmağı ve plajı almak istiyorlar” gibi şarkı sözlerinde şiirsel ve müziğe uygun ifadeler görüyoruz yine.
Evrenselliğin yolunun yerellikten geçtiği tezini doğrular biçimde, bu mesaj sadece Porto Rikolular değil, dünyadaki pek çok halk tarafından da benimsenmiş gibi görünüyor. TikTok’ta Fas’tan Filistin’e kadar birçok ülkede bu şarkıyla paylaşılan videolar bunu açıkça gösteriyor.
Bu politik şarkılarla (ve daha önce çıkardığı Estamos Bien gibi parçalarla birlikte) bir nevi yeni nesil protesto müziği yapan bir sanatçı olarak Bad Bunny’nin ilginç bir örnek teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Zor bir denge olsa gerek bu, ama onun şarkıları bir şekilde ne propaganda aracı gibi didaktik bir hale bürünüyor ne de tatlı su liberali denecek kadar genel geçer ve basmakalıp oluyor.

Türkiye’de politik müziğin durumu
Oysa Türkiye bağlamında protest müzik dendiğinde akla ya tarihsel sol hareketlerle ilintili parçalar ya da suya sabuna dokunmayan, “adalet” gibi genel geçer kavramların ötesine geçmeyen şarkılar geliyor. Tam da bu yüzden, Bad Bunny bize politik müzik için alternatif bir yol gösteriyor. Onun metodunun en değerli tarafı şarkılarında politikaya seks, dans, parkta veya plajda keyif yapmak, arkadaşlarla boğma rom içmek veya genel olarak gündelik hayatın herhangi bir parçası kadar doğal bir şekilde yaklaşması. Politikayı hiçbir zaman bir tür ahlakçılık ya da fedakarlık olarak yansıtmıyor. En nihayetinde, bir çeşit pop müziği yapıyor çünkü. Onu dinlerken perreo yapıp popo sallayamıyorsak işini başaramamış demektir. Zira onun için, kendi kültürünü yaşatıp eğlenmek de kendiliğinden politik bir eylem.
Türkiye kontekstine dönecek olursak, ana akımda bu alternatif politik müzik yaklaşımına en yakın olan sanatçı Ezhel’dir. Mesela, 2018’deki bir röportajında Gezi döneminde nasıl politize olduğunu, mesaj kaygısının nasıl arttığını ama bunu estetik ve müzikal stratejilerinden nasıl ayırmadığını anlatıyor. Ancak, ilk albümü olan Müptezhel’deki şarkılar bu politikliği bilinçli bir strateji ile hap şeklinde, küçük küçük dozlarla vermişti. Mesela Benim Derdim şarkısını örnek vererek şöyle diyor Ezhel: “Çok ‘high’, çok kop kop duyulan şeylerin içinde bile her zaman politik veya dünyaya dair bir mesaj var, ben bunları bilerek sakladım.” Gerçekten, önceki kuşakların protest müzik örneklerinden çok farklı bir şey oldu bu. Türkçe rap tarihinde de hâlâ ayrıksı bir yere sahip o albüm. Aynı röportajda anlattığı gibi, “Türkçe rap şu ana kadar hep düz bir hatta gitti ama ben insanların dans ederken de, takıldıklarında da dinleyebilecekleri bir albüm yapmak istedim. Baştan sona tutarlı bir sound’u olsun istedim.”
Ezhel, Sakatat ve Olay gibi şarkılarında da protestoyu partiden ayırmadan benzer bir strateji izledi kanımca. Ancak, yaşadığı tutuklanma süreci, sonrasında başlayan sürgün hayatı ve Kürt halkına ve Kürtçe müziğe pozitif yaklaşımından dolayı gördüğü tepkilerden sonra onun müziğinde aynı politikliği gözlemlemek zor artık. Hatta, son albümü Derdo’da genellikle politik söylemlerde bulunmaktan imtina ettiğini görebiliyoruz. Oysa tam böyle bir noktada, Bad Bunny’nin protest rap’in önde gelen ismi Residente ve anarşist tarihçi Meléndez-Badillo ile yaptığı işbirliklerindeki gibi o da gerçekten inandığı şeylerde ısrar edip, politik anlayışını derinleştirse, bunları yine de kendi estetik anlayışına sadık kalarak yapsa, kim bilir daha neler başarabilir(di).
Bad Bunny’nin külliyatı içinde, onun siyasete olan bütüncül yaklaşımının en güzel ve Türkiye’de daha çok görmek istediğim tavrın bir örneği, 2022’de çıkan El Apagón (Elektrik Kesintisi) şarkısı… Porto Riko’da ABD’nin dayattığı özelleştirme politikasının bir sonucu olarak altyapı eksikliğinden dolayı sık sık elektrikler kesilir, hatta Maria Kasırgası’ndan sonra adanın büyük bir kısmı uzun bir süre karanlıkta yaşadı. Bahsi geçen şarkıda, işte bu son derece ciddi ve hatta teknik bir konudan, aynı zamanda da yerinden edilen yerel halklar ve adaya taşınan beyaz Amerikalılardan bahsediliyor.
Ancak, nakaratta mevcut durumu son derece basit sözlerle ifade ediyor Bad Bunny: “Buradan ayrılmak istemiyorum / Onlar gitsin / Bu plaj benim, bu güneş benim / Bu toprak benim.” Sonra, geleneksel Taíno davulu ile başlayan bu şarkı birden EDM beat’ine dönüşüyor ve insanların dans ettiği hatta perreo yaptığı bir partinin fon müziği oluyor.
Böylece bir arzu ve kutlama havası yaratırken, devrimciliği seksten dansa kadar gündelik hayatın güzelliklerinden koparmayan ve karmaşık politik olayları basit bir dille özetleyen sözlere imza atan Bad Bunny protesto kültürünü geniş kitlelere aşılamayı başarıyor. Gerçekten, bugünkü hayatın içinde olan, kazandığımızı veya kazanabileceğimizi hissettiren, insanların dans da edebildiği ve partiyi durdurmadan dinleyebildiği yeni nesil bir protest müzik lazım. Bu anlamda da Bad Bunny’dan öğrenebileceğimiz şeyler var.
Editör: Bawer